MESNEVİ’DE YOLCULUK – Cilt I/XXII

O velînin, halayığın hastalığını anlamak için padişahtan halayıkla halvet olmayı dilemesi.

144. (Hekim) dedi ki: “Ey Padişah, evi halvet et, yakını da uzaklaştır.

145. Köşeden, bucaktan kimse kulak vermesin de ben bu câriyecikten bir şeyler sorayım.”

146. Oda boşaldı, hekim ile hastadan başka kimsecikler kalmadı.

147. Hekim tatlılıkla, yumuşak yumuşak dedi ki: “Memleketin neresi? Çünkü her memleket halkının ilacı başka başkadır.

148. O memlekette akrabandan kimler var? Kime yakınsınız; neye bağlısın?”

149. Elini kızın nabzına koyup birer birer felekten çektiği cevir ve meşakkati soruyordu.

150. Bir adamın ayağına diken batınca ayağını dizi üstüne kor.

151. İğne ucu ile diken başını arar durur, bulamazsa orasını dudağıyla ıslatır.

152. Ayağa batan dikeni bulmak, bu derece müşkül olursa yüreğe batan diken nicedir? Cevabını sen ver!

153. Her çer çöp gönül dikenini göreydi gamlar, kederler; herkese el uzatabilir miydi?

154. Bir kişi, eşeğin kuyruğu altına diken kor. Eşek onu oradan çıkarmasını bilmez, boyuna çifte atar.

155. Zıplar, zıpladıkça da diken daha kuvvetli batar. Dikeni çıkarmak için akıllı bir adam lâzım.

156. Eşek, dikeni çıkarabilmek için can acısıyla çifte atar durur ve yüz yerini daha yaralar.

Hazreti Mevlâna, bir şiirinde şöyle sesleniyor bizlere…

“O kapıyı kapa.

Gayret kemerini kuşan.

Bize can şarabını sun.

Bu meyhâneye aşık kişileriz biz,

hem çok uzaklardan geliyoruz bak,

çok uzaklardan.

O kapıyı kapa.

Gel sen asıl bizi gör,

gör hâlimizi, acı.

Bir başka kapı aç,

işte na şurda,

bir gizli kapı.

Bir büyük sağrak bul getir bize.

Sonra doldur şarabı,

eski dostluğumuzun şerefine.

O kapıyı kapa.

Gel bizi yıka, arıt.

Hani bir gün, bilmem unuttun mu,

biz hepimiz uykudaydık.

Sen bir tekme atmıştın bize,

derken bir, bir daha.

Sıçramış uyanmıştık uykudan.

Oturup şarap içmiştik sonra.

Şarap başımıza vurmuştu.

O zaman olmuştu işte ne olduysa.

Denizleri yüksük gibi gören timsahlarız artık,

tirit, mercimek, aş erleri değil.

Haydi inadı falan bırak,

inadı bırak da kendine gel,

bize şarap ver, şarap…”

Gönül hekimi olan velî (kâmil mürşid), padişaha, yâni gönlü hasta olan müride, evi boşaltmasını ve kapıyı kapamasını istedi.

Hasan Dedemiz, “Dolu olan bir kap boşaltılmadıkça tekrar doldurulamaz. Ancak boşaldığı miktar kadar dolar” der, “Hakk ve hakîkatin bilgisi ile dolmak isteyen insan, önce mevcut bilgi ve kabullerinden kurtulmalıdır. Eski giysiler çıkartılmadıkça yenileri giyilemez, giyilse de insanın üzerine oturmaz, sıkıp rahatsız eder.”

Hakk yoluna giren mürid ile yolun kılavuzu olan kâmil mürşid arasında hiçbir yabancı duygu ve düşünce bulunmamalıdır ve mürid bu yolda ilerleyebilmek için tam bir teslimiyet içinde olmalıdır.

Nitekim, Hasan Dedemiz şöyle buyurur: “Mürşid-i kâmilin, bizi sevk ve idâre edebilmesi için, bizim ona nedensiz, niçinsiz bir teslimiyetle tâbi olmamız şarttır. Asıl tasavvuf, asıl manevî ve ilahî bilgi, işte bu teslimiyettir. Bu manevî yolda muvaffak olmak için, mürşid-i kâmile tam bir teslimiyetle teslim olmak ve onun her sözünü dinlemek, yâni kabul etmek lâzımdır. Fakat o sözleri dinleyip kabul edebilmek için de pamuk gibi olmak gerekir; taş gibi değil. Taş hiç suyu çekebilir mi? Tabii ki çekemez.”

Hikâyede de, hekimin istediği gibi, oda boşaldı, hekim ile hastadan başka kimsecikler kalmadı. Hekim tatlılıkla ve yumuşaklıkla hasta gönüllü halayığa, yâni müride, hastalığın sebeplerini öğrenmek için sorular sormaya ve bir yandan da elini halayığın nabzına koyarak birer birer felekten çektiği cevir ve meşakkati öğrenmeye koyuldu.

‘Tatlılık ve yumuşaklık’tan maksat, hilimdir. Mevlâna, hilim hakkında şöyle buyurur: “Hilim kılıcı, demir kılıçtan daha keskin, hatta yüzlerce ordudan daha gâlib, daha üstündür. Sen demirden kılıç gibi olma; sen, hilim sahibi ol, kalbi kırık, mahzûn kişilerin evlerine ışık ol!”

Hazreti Ali Efendimiz, Bana kimlerle dostluk ettiğini anlat, sana nasıl bir insan olduğunu söyleyeyim” diye buyurur.

Her hastalığın devâsı ayrıdır. Hasan Dedemiz, bununla ilgili olarak, “Bir hekim, nasıl hastasının iyileşmesi için reçete yazarsa, mürşid-i kâmillerin öğütleri ve sözleri de hasta gönüllere şifâ verir. Mürşid-i kâmiller kimin gönlünde nasıl bir hastalık var, daha ilk bakışta anlarlar ve ona göre sohbet açarlar, öğütler verirler. Fakat söylenen bu öğütleri ve sözleri aşka temas etmeden anlamak mümkün değildir” der.

Hikâyenin devamında Mevlâna, “Bir adamın ayağına diken batınca ayağını dizi üstüne kor. İğne ucu ile diken başını arar durur, bulamazsa orasını dudağıyla ıslatır. Ayağa batan dikeni bulmak, bu derece müşkül olursa yüreğe batan diken nicedir?.. Cevabını sen ver!” diyor.

Ayağına diken batan kimse, görünmeyen dikeni çıkarmaya çalışırken zorlanır; dikeni bulup çıkaramadığı takdirde yolda yürürken çok acılar çeker. Ayağına batan dikeni çıkarmak bu kadar meşakkatli olursa, gönüle batan dikenleri çıkarmak kimin harcı olabilir?.. ‘Dikeni çıkarmak için akıllı bir adam lâzım.’

İşte Mevlâna şöyle sesleniyor bizlere… 

“Ulu Tanrı, bulanmış, bir başka renge girmiş küçük sular, onlara karıştı mı, bulanıklıklarından kurtulsunlar, o eğreti renklerden temizlensinler diye peygamberleri, erenleri, arı-duru ulu sular gibi gönderdi.”

Rubaî:

“Eğer sevgiliye kavuştun ise, bağlı, bahçeli cennet budur. Eğer, ayrı düştün ise, cehennem ve ateş budur. 

Aşk, kadîmdir, ondan önce hiç bir şey yoktur, fakat aşk cihanda örtülmüş, bir sır olarak kalmıştır. 

Ne gariptir ki örtülü olan, kendini örteni meydana çıkarıyor. Aşk, Allah’ı buluyor, oyun, şaka işte budur.”