MESNEVÎ’DE YOLCULUK – Cilt I/CCXXI

“Biz yokluk şerbetini içmiş, güneşin çocuklarıyız…” Hasan Dede

Yurdu olmayan padişahlar padişahı can, bak, bütün bedene nasıl tesîr etmiştir.

Tabîatı, soyu sopu hoş aklın lütfu da, bak, bütün bedeni nasıl müeddep bir hâle getiriyor.

2825. Kararı, sükûnu olmayan şûh ve şen aşk da bütün bedeni nasıl cünûna sürüklüyor.

Kevser gibi olan deniz suyunun letâfeti yüzünden dibindeki ateş parçalarının hemen hepsi inci ve mücevherdir.

Usta hangi hünerde tanınmışsa, hangi hünerle şöhret bulmuşsa çırağı da o hünerde ilerler, o hünerde meşhûr olur.

Usûl ilmini bilen üstâdın yanında zihni çevik, istidâtlı talebe usûl okur.

Fakîh üstâdın yanında ise usûl okumaz, fıkîh tahsil eder.

2830. Nahîv üstâdının talebesi nahîv üstâdı olur.

Hakîkat yolunda mahvolan üstâdın talebesi ise üstâdının sâyesinde padişahta mahvolur, yokluğa erişir.

Ölüm günü, bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olanı da yokluk bilgisidir.

Bedenler, bu dünyaya aittir, yâni fânîdir; fakat onu diri tutan can, her zaman bâkîdir ve mânânın ta kendisidir.

Aslı ve tabîatı lâtif olan akıl ise, zâhire tesîr ederek insanı mânâya doğru çeker.

Kararı ve sükûnu olmayan aşk da, selâm olsun üzerine, mürşidim Hasan Dede’nin buyurduğu üzere, “Akıllıyı deli, deliyi de akıllı eder.”

Şeyh Gâlib Hazretleri de, selâm olsun üzerine, bir şiirinde şöyle seslenir:

“Kevser-i ateş nihâdın adı aşk,

Düzâh-ı cennet nümânın adı aşk,

Bir lügat gördüm cünûn isminde ben,

Anda hep cevr ü cefânın adı aşk.”

Nitekim Fütûhat-ı Mekkiye’de şu menkîbe anlatılır:

Hazreti Süleyman zamanında, mescidin kubbesinde uçan bir kırlangıç, dişisine seslenir: “Emret, şu kubbeyi Süleyman’ın başına yıkayım!”

Kuş diline vâkıf olan Hazreti Süleyman bu sözü işitince kırlangıcı huzûruna çağırtıp, “Bu söylediğin söz nasıl bir sözdür?” diye sorar.

Kırlangıç cevâben der ki: “Yâ Süleyman, ben o dişi kuşun âşıkıyım, bu söz aşkın lisânıdır, beni mazûr gör!”

Hazreti Süleyman kırlangıcın bu cevabı üzerine tebessüm buyurur ve onu âzad eder.

Yüce Pîr Mevlâna’nın yukarıdaki beyitte buyurduğu gibi… “Kevser gibi olan deniz suyunun letâfeti yüzünden dibindeki ateş parçalarının hemen hepsi inci ve mücevherdir.”

“Her ikisinden de inci ve mercan çıkar.” (Rahman, 22)

“Usûl ilmini bilen üstâdın yanında zihni çevik, istidâtlı talebe usûl okur. Fakîh üstâdın yanında ise usûl okumaz, fıkîh tahsil eder. Nahîv üstâdının talebesi nahîv üstâdı olur. Hakîkat yolunda mahvolan üstâdın talebesi ise üstâdının sâyesinde padişahta mahvolur, yokluğa erişir. Ölüm günü, bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olanı da yokluk bilgisidir.”

“Aşk bir yokluk denizidir. O denize kavuşan her damla damlalıktan çıkar, deniz olur” der Hasan Dede ve şöyle buyurur: “Bir insanın öğrenmesi gereken en yüce bilgi yokluk bilgisidir. Hakk’ın güzelikleri bizde varlığını ne kadar çok gösterirse, biz o kadar alçalırız. İşimiz bu bizim; yokluğa bürünmek! Kendimizi yoklukta tutmak. Hakk’ın büyüklüğünü, güzelliklerini kendi içimizde seyretmek. Başka bir yerde değil!.. Çünkü bir insan ancak kendisini yokluğa verdiğinde Hakk’a ulaşır, huzûra erer ve Hakk ile yaşamını sürdürdüğü takdirde son nefesinde tekrar aslına döner.”

Şiir:

“Biz yokluk şerbetini içmiş, güneşin çocuklarıyız, 

Kendimizden geçmişiz, yok olmuşuz fakat, 

Akılların sahibi ve varlığın kaynağıyız. 

Biz güneşten ayrı değiliz, yalnız bir örtüyle gezeriz. 

Bize gerçek imanla teslîm olan herkese, 

Gün gelir bu örtüyü çekeriz. 

Biz sevginin türlü görünümlerinde, 

Güneşin şuâları gibi yansıyan, 

Tüm gamları kederleri mutluluk yapan, 

Âb-ı hayat kaynağının sahibiyiz. 

Âb-ı hayatın kendisiyiz ey güzel dost, 

Gözlerime derinden bir bak da gör, 

Sana senden yakın olan tek kişiyim ben. 

Aşka koş, aşka sarıl, aşka düş…”

Hasan Dede

MESNEVÎ’DE YOLCULUK – Cilt I/CCXX

Arap’ın, su testisini halîfenin kullarına vermesi.

Su testisini sunup tapuya hizmet ve tâzim tohumunu ekti.

Dedi ki: “Bu armağanı o sultana götürün, padişahtan murat isteyeni ihtiyaçtan kurtarın!

2815. Tatlı, lezzetli su… Yağmur sularından biriken gölden toplanmıştır. Testi de güzel, yepyeni.”

Padişah kullarının bu söze gülecekleri geldi. Fakat o armağanı can gibi kabul ettiler.

Çünkü basîret sahibi padişahın tabîatındaki lütuf, bütün saray erkânına da sirâyet etmişti.

Padişahların huyu halka da tesîr eder. Yeşil gök, yeryüzünü de yeşertir.

Padişah bir havuza benzer. Maîyetini de lüleler gibi bil. Su, göllere lülelerden akar.

2820. Lülelerden akan suların hepsi, tertemiz bir havuzdan geldiği için her lüle, zevkli ve tatlı su akıtır.

Eğer havuzdaki su tuzlu ve pis olursa her lüleden o çeşit su akar.

Çünkü her lüle havuza muttasıldır. Sen bu sözün mânâsına iyice dal, adamakıllı dikkat et, düşün!

Mürşidim Hasan Dede, selâm olsun üzerine, sohbetlerinde şöyle bir menkîbe dile getirirdi:

“Bir gün ustanın biri çırağına demiş, ‘Git bir testi zeytinyağı al, getir.’

Çırak gitmiş almış. Ustasına güzel görünmek için koşarak geliyor testiyle. Yolda bir köstek alıyor, yere düşüyor, testi kırılıyor. Testi kırılınca bütün zeytinyağını toprak içiyor. Çocuk başlıyor hıçkıra hıçkıra ağlamaya ve bakıyor testisine…

O sırada Hazreti Ali Efendimiz yetişiyor, çocuğa soruyor, ‘Niye ağlıyorsun oğlum?’

Çocuk anlatıyor durumu.

Hazreti Ali diyor, ‘Dur ağlama.’ Ve alıyor testi parçalarını, parmağıyla mest ediyor, birleştiriyor, testi tamamlanıyor. Sonra testiyi çocuğa veriyor, ‘Tut testiyi düşmesin’ diyor ve alıyor zeytinyağının döküldüğü toprağı, öyle bir sıkıyor ki, zeytinyağı topraktan süzülüyor ve olduğu gibi testiye akıyor. Dolduruyor testiyi, bir damla vermiyor toprağa… Ve çocuğa, ‘Haydi git’ diyor, ‘testindeki zeytinyağını ustana götür!’

Çocuk sevinç içinde tekrar yola koyulup gidiyor.”

Hasan Dede’nin anlattığı bu menkîbeden anlıyoruz ki, çocuğun iyi niyeti, Allah’ın kerem yüzünün sahibi Hazreti Ali Efendimizin lütuf denizini coşturuyor, selâm olsun üzerine, ve çocuğun yolda kırılan testisinin parçalarını birleştirerek onu tekrar yola koyuyor.

Hazreti Ali’nin bendesi olan mürşid-i kâmiller de, yolcularını çocukları gibi görürler. Çocuklar ne kadar kırıp dökseler de, onlar yine lütufla karşılık verirler, sevgi sunarlar; çünkü onlar için bu yolda en önemli varlık, gönüldür.

İşte şöyle der Hasan Dede…

“Allah için uğraşanların gayreti boşa gitmez. Allah, alıcı değil, vericidir. O, kendisine çektikten sonra bırakması, şânından değildir. Bizim işimiz taklit değil, hakîkattir. Hakîkat ayân beyân ortadadır, Cenâb-ı Hakk her an bize müjde vermektedir. Her şeyimizi Allah için fedâ etmemiz lâzım. O zaman Allah bize sahip çıkmaz mı? Çıkar… O vakit, Allah bizi bizden satın alır. O baştan aşağı sevgidir; O baştan aşağı vericidir; O baştan aşağı ışıktır, nurdur. O karşılıksız verendir; hepimizi seven, hepimizi büyüten, besleyen, genişletendir.”

Nitekim, hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

“Kalb padişahtır, padişah sâlih olduğu vakit, onun cünûdları (askerleri, orduları) da sâlih olur ve fâsid olduğu vakit, onun cünûdu da fâsid olur.”

Kasîde:

“Gerçekten de biz sizin gönül gözlerinizi açtık. Siz şimdi gizli şeyleri görmeye bakın! Gerçekten biz şimdi sizin aranızda bulunmadayız. Yardıma gelenden müjdeyi bekleyin. 

Ey seher vakti esen, ötelerden gelen! Ey hoş haberler getiren rüzgâr! Müjdeyi ver de gönlümü al! Ey müjdeci! Elimde bir canım kaldı, o da sana fedâ olsun, onu da al! 

Senden mânevî bir bakışa nâil olunca, bizi öldürmek için çekilen kılıçlar bize kalkan olur, zırh olur. Yıkık yerler gül bahçesine döner. Dünyanın gözü aydın olur. 

Ey ısıracak dişleri kalmayan kahır! Ey kötürüm olduğu için yanımıza gelemeyen gam! Ey yüzlerce defa güldükçe gülen lütuf! Canlar zafere kavuştuğu için can da gülmede, cihan da! 

Zevkim, sefâm göçüp gittiyse de, aklım uykusuzluktan dağıldıysa da Cenâb-ı Hakk’a yemin ederim ki yine de ruhum ondan vazgeçmedi. Allah’a yemin ederim ki yine de canım onun lütfunu inkâr etmedi. 

Sanki ben onun bulutuyum, o da benim kamerim! Sanki o benim gündüzüm oldu da, ben de ona geceyim. O benim canım, ben de o canın bedeniyim. Velhâsıl; o güzelliğe, o parlaklığa ben hayranım. Daima; ‘Hayranın olayım senin!’ diye yalvarıp duruyorum. 

İşiteni, duyanı olmayan, kabul edilmeyen duadan; şefaatçisi bulunmayan günâhtan; ilacı, hekimi ele geçmeyen dertten, o gümüş rengi bedenli sevgili olmadığı için yüzün sararıp solmasına âh olsun, yazıklar olsun.”

Yüce Pîr Mevlâna

MESNEVÎ’DE YOLCULUK – Cilt I/CCXIX

Arapların atasözü: Zînâ edersen bâri hür kadınla zînâ et, çalarsan bâri inci çal.

“Zînâ edersen hür kadınla et” sözü bu yüzden atasözü olup kaldı. “Çalacaksan inci çal” sözü de neye meyledeceksen en iyisine meylet mânâsına geldi.

Kul, yâni mâşuk; efendisinin, Tanrı’sının yanına gitti. Âşık ağlayıp inler bir hâlde kaldı. Gül kokusu, güle gitti; o, hor hakîr kalakaldı.

Dileğinden uzaklaştı… Çalışması zâyî oldu, çektiği eziyet hiçe gitti, ayağı yaralandı.

2805. Gölge avlayan avcıya benzedi. Hiç gölge, ona sermâye olur mu?

Adam, kuşun gölgesini sımsıkı tutmuş. Kuş da ağacın dalında ona şaşmakta ve,

“Bu akılsız adam neye seviniyor?” demekte. İşte sana bâtıl, işte sana çürümüş sebep!

Eğer cüzü külle muttasıldır, ayrılmaz dersen diken ye, gül isteme. Diken de gülden ayrılmaz.

Cüzü külle ancak bir yüzden bağlıdır. Yoksa Tanrı’nın peygamberleri göndermesi abes olurdu.

2810. Çünkü peygamberler, kulları Tanrı’ya ulaştırmak için gelmişlerdir. 

Herkes bir tenden ibâretse, Tanrı ile kul, küll ile cüz birbirine bağlı ise; kimi kime ulaştırırlar?

Oğul bu sözün sonu yoktur. Gün sona erdi, hikâyeyi tamamla!

Bu Arap atasözü, ne yapacaksan, elinden gelenin en ilerisini, en değerlisini yap mânâsını ifâde eder.

Yâni, dikene kânî olma, hür ol, çalacaksan bâri inci çal; gülün dikenine âşık olma, gülü iste, güle koş, güle sarıl, olacaksan güle âşık ol. Diken gibi olan beden kaydından çıktın mı, asıl mâşukun gül bahçesine kavuşursun. O vakit anlarsın ki, diken de, gül de, gülbahçesi de meğer senmişsin…

Mürşidim Hasan Dede, selâm olsun üzerine, bir sohbetinde şöyle buyurur: “Bir insanda zan varsa, o hamdır. Hâlbuki kemalât, zannın altındadır. Zannın altından kemalât doğunca, o vakit huzur başlar, o vakit aşk başlar.

Kâmil mürşitler, yolcularındaki zannı, şüpheyi temizlemek ister, ama yolcuda eğer zerre kadar istek yoksa, olmaz. Kemalât, küll’dür, biz ise cüz’üleriz. Kemalâttan, yâni aslımızdan haberimiz olunca, tevhide ereriz. Çünkü hakîkatte, O biziz, biz de O’yuz. 

Hazreti Muhammed Efendimiz, selâm olsun üzerine, Kur’ân-ı Kerîm’de, Necm sûresinin 28. âyetinde, “Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakîkat nâmına hiçbir şey ifâde etmez” diye buyurur. 

Demek ki, her zaman hayale değil, gerçek olana inanmak lâzım. Bir insanın gerçek bir inanca sahip olması için de inandığı yeri görmesi gerekli; yoksa adı üstünde, hayal… Bir hayale insan ne kadar inanabilir? 

Bizler, tasavvuf ehli olarak, daima insan üzerinde dururuz ve insan dışına çıkmayız; hayalî bir Allah peşinde koşmayız. Evet, Allah insanlara bir hayal kuvveti vermiştir, fakat hayale âşık olanın, kendisi de hayalden ibârettir, gerçek değildir… 

Kişinin düşüncesi ne ise, orayı seyreder, orayı işitir. Bir insan sevgiye, aşka düşmemişse ve tam bir imanla bağlı olduğu yere sarılmamışsa eğer, defalarca hakîkatleri duymuş olsa dahî, daima kendine uygun geldiği şekilde dinler ve öyle algılar. Zan gitmeden, insan âşık olamaz. 

Biz ne şuyuz, ne buyuz; sevgiden başka bir şey bilmiyoruz. Bizi yok edecek ve yok etme suretiyle ihyâ edecek bir sevgi deryâsına atılmalıyız. Sevgiyi nâmütenâhi büyütmeli, kendimizi de o kadar küçültmeliyiz.”

Kasîde:

“Ey gönül, sen başka türlü olma, başka türlü oluşunu ondan saklayamazsın. Çünkü sevgilinin gözü her şeyi görür, gönlü her şeyi bilir, sırları gizlemeye uğraşma! Gizlediğin sırlardan da onun haberi vardır. 

Nasıl ki, şarabın bütün cilvelerini, neler edip neler yapacağını meyhânecinin gönlü bilirse, o da senin bütün sırlarını bilir ve çerçöp gibi tutar, onları suyun üstüne atıverir. 

Onun nâzik eline diken yakışmaz! Onun eline ancak, gül yaraşır. Dikenin gönlünde bitecek, bütün gizli güllerin hepsini de o bilir. 

Sen, her gün azar azar bir şey öğrenirsin. Sen, git de her şeyi birdenbire bilene kul köle ol! 

Sen, hüküm zamanında bir şâhidin ikrârına esirsin. Sûfînin teni ise gönül şahâdetiyle ikrâr eder.”

MESNEVÎ’DE YOLCULUK – Cilt I/CCXVIII

Dünyaya âşık olan kişi, üstüne güneş vurmuş bir duvara âşık olur. Bu parlaklığın, bu ziyânın duvardan olmayıp güneşten olduğunu anlamak için hiç zihnini yormamış ve gönlünü tamamiyle duvara vermiş olan kişiye benzer; güneşin ziyâsı, güneşe kavuşunca ebedîyen mahrûm kalır.

“Ve hile beynehüm ve beyne ma yeştehune.”

Küll âşığı olanlar, bu cüze müştâk olmazlar. Cüze müştâk olan, küllden mahrûm kalır.

Cüzü, cüze âşık olunca mâşuku, çabucak küllüne gider, âşık ayrılığa düşer.

2800. Cüzü seven, maskaralaştı, başkalarına kul oldu. Denize düştü, boğulmak üzere; eline geçen ota yapışmakta.

O zayıf mâşuk, hâkim değildir ki âşığın derdine dermân olsun. Efendisinin işini mi görsün, kendi işini mi?

Küll âşıkları, yâni Hakk âşıkları, her şeyin yaratıcısı olan o kudretin elinde olduklarının idrâkine varmışlardır; onlar, kendi varlıklarında Hakk’ı seyrederler, Hakk’ta seyrederler, tüm kâinatta yek vücud olarak Hakk’ı müşâhede ederler. Onların Yaratıcı’yla aralarında perde, yâni ayrılık kalkmıştır. Onlar hem âşığın mâşuku, hem de mâşukun âşığıdır.

Cüze âşık olanlar, yâni Hakk’ın yarattıklarına âşık olanlar ise, Hakk’ın vehimlerine tutulmuş, Hakk’tan, yâni Hakk’ta fânî olup tevhide ermenin verdiği o doyumsuz zevkten mahrûm kalmışlardır. Cüz denizine düşmüşlerdir ve boğulmamak için sarıldıkları mâşuklar, kendilerinin hâkimi değillerdir ki, yâni kendi dertlerine dermân olamamışlardır ki, âşığın derdine dermân olabilsinler; onlar ancak tek hâkim olan Yaratıcı’nın emrettiği işleri görmek üzere yaratılmış olanlardır. Hakk’ın yarattıklarına, yâni cüze gönüllerini kaptıranlar, vehim perdesi altında kalmışlardır. Vehim, gerçekte var olmayan, fakat var olduğu sanılandır.

“Ve hile beynehüm ve beyne ma yeştehune.”

“Onlarla istedikleri şeylerin arasına bir engeldir çekildi artık.” (Sebe, 54)

Kasîde:

“Geldim ki kulağından tutup seni çeke çeke kendime getireyim. Seni âşık edeyim. Seni kendinden geçireyim, seni canımın içine, gönlüme alayım. 

Ey gül fidanı! Hoş bir bahar rüzgârı gibi yanına geldim. Seni okşayacağım, kucaklayacağım, güllerini etrafa saçacağım. 

Geldim ki seni, üzüntülerle, gamlarla dolu bu dünyada neşelendireyim, cilvelendireyim. Âşıkların duaları gibi seni alıp ötelere, gökyüzünün ta üstüne çıkarayım. 

Duydum ki, güzellerin birisinden bir öpücük almışsın. O öpücüğü güzellikle bana geri ver, yoksa öpücük yerine ben de seni alırım. 

Gül de ne oluyor? Sen gül değil ‘küll’sün. ‘Söyle!’ emrini veren de sensin. Başkaları seni bilmesin, ben seni bilirim. Sen bensin, benden ibâretsin.

Sen benim canımsın, ruhumsun, bana Fâtihâ okuyorsun ama, sen baştan fâtihâ ol da seni gönlüme çağırayım, içime alayım.

Ey benim evim! Her ne kadar tuzaktan kaçmışsan da yine benim evimsin. tuzağa geri dön, eğer dönmezsen ben seni alır tuzağa korum. 

Arslan bana dedi ki: ‘Sen acayip ceylânsın! Ben arslan olduğum hâlde sen arkamda neden koşup duruyorsun? Defol, git! Yoksa seni parçalarım.’

Sen, ceylân kılığına girmiş yâni ceylân şekline bürünüp gizlenmiş arslan yavrusu değil misin? Ben de ceylân suretine bakıyorum da onun için seni bırakıyorum. 

Sen benim bir topumsun. Çomağımın önünde koşup durmadasın. Seni yuvarlayıp koşturan benim ama, sen de benim arkamdan koşup duruyorsun.”

MESNEVÎ’DE YOLCULUK – Cilt I/CCXVII

“Aşk kıyısı, dibi bulunmayan büyük bir denizdir. O denizin suyu baştan başa ateştir, dalgası da incidir.” Mevlâna

Birisi, ekmek almak için ekmekçi dükkânına koştu, fakat ekmekçinin güzelliğini görünce canını verdi.

Birisi, gezip eğlenmek üzere gül bahçesine gitti, bahçıvanın yüzü teferrüç yeri oldu.

Kuyudan su çekerken Yusuf’un yüzünden âb-ı hayat içen bedevî gibi…

Musa ateş elde etmek için gitti, öyle bir ateş gördü ki ateşten vazgeçti.

2785. İsa düşmanlardan kurtulmak için kaçtı. O kaçış, onu dördüncü kat göğe kadar çıkardı.

Buğday başağı, Âdem’in tuzağı oldu da bu suretle varlığı, insanlara başak oldu; bütün insanlar ondan var oldu.

Doğan kuşu, karnını doyurmak üzere tuzağa tutulur, fakat bu yüzden devlet ve kuvvet bulur, padişahın kolu, durağı olur.

Çocuk, babası lütfedecek, kendisine kuş alacak ümidiyle, fakat hakîkatte hüner sahibi olmak için mektebe gider.

Mektepten çıkınca yücelir, en yüksek mevkîye sahip olur. Hocaya aylık verirken âlemi aydınlatan bir bedir hâline gelir.

2790. Abbas, kin güderek eski dinin öcünü almak ve Ahmed’i ortadan kaldırmak üzere harp etmeye gelmişti.

Öyle olduğu hâlde o ve evlâtları, hilâfet makâmında kıyâmete dek dine arka oldular, o makâma şeref verdiler.

Ben, bu kapıya bir şey dilemek için geldim; daha dehlizde başköşe oldum, yüceldim.

Ekmek ümidiyle armağan olarak su getirdim; ekmek kokusu, beni tâ cennetin başköşesine kadar çekti, götürdü.

Ekmek, bir Âdem’i cennetten sürdürdü; beni ise cennetliklerle kaynaştırdı.

2795. Melek gibi sudan da vazgeçtim, ekmekten de. Bu kapıda gök gibi ihtiyârsız dönmekteyim.

Âşıkların cisimlerinin, âşıkların canlarının dönmesinden başka dünyada garezsiz bir dönüş yoktur. 

Her şey bir maksatla hareket eder, her şey bir maksatla dönüp dolaşır.”

Ahmed Eflâkî Dede’nin eseri, Âriflerin Menkîbeleri’nde şöyle rivâyet edilmiştir:

“Bir gün Mevlâna Hazretleri bilgiler sa­çarken: Balıkların içinde bulundukları bu ırmağın suyuna ekmek kırıntıları atmadan balıklar başlarını dışarı çıkarıp o ekmek kırıntılarına üşüşmezler. Tıpkı bunlar gibi, bizim ruhumuzda akan hikmet ırmağına da doğruluğu, talebi, dürüst inancı ve riyâsız bir samîmiyeti dökmeden bizim mânâ balıklarımız, işitmek isteyenlerin ve arayanların himmetleri nispetinde başlarını bu ırmaktan dışarı çıkarmazlar ve hiçbir avcının oltasına düşmezler. O hâlde çok zillet göstermek ve fakîrlik lâzımdır. Çünkü ıstırap ve zarûret bir şeyi hak etme­ğe vesîledir. ‘Sıkıntıda olan kimse dua ettikte ona icâbet eden kimdir?’ (Neml, 62) 

Şiir: 

Tanrı gökleri yarattıysa ihtiyaçları def etmek için yarattı. 

Yerden biten her şey, bir muhtacın ihtiyacını def etmek 

ve her tâlibin aradığı şeyi, bulması için biter.”

Yüce Pîr Mevlâna, selâm olsun üzerine, Fîhi Mâ-Fîh’de, “İnsanın ayırt etme hassâsını her türlü garazdan temizlemesi gerekir. Bunun için de, dinden yardım istemelidir. Siz hep vücudunuzu besliyorsunuz ama onda ayırt etme hassâsı yoktur” der.

Dinden yardım almaya misâl, Hazreti Muhammed Efendimize, Yüce Pîr Mevlâna’mıza gönüllerimizde en güzel yeri vermemizdir. Onların yaşamlarını örnek alarak yaşamak, onların hâllerine bürünmemizdir. İnsanı iç huzuruna kavuşturacak olan ancak mânevî bir dosttur.

Yüce Pîr Mevlâna ve gönlünün başköşesi, efendisi Hazreti Şems’den şöyle bir misâl verelim: Mevlâna, Şems Hazretlerinden önce, babası Sultan’ül-Ulemâ Hazretlerinin eğitimde yetişti, ondan bir sürü ilim tahsil etti. Fakat ne zaman ki Şems ile buluştular, Mevlâna’da büyük bir değişiklik zuhûr etti, bambaşka bir Mevlâna oldu. Câmiyi terketti, vaaz vermeyi bıraktı ve kendini tamamen sevgiye, aşka, muhabbete verdi. 

Mürşid-i kâmilin muhabbeti, ekmek arayan yolcuyu ekmekçiye âşık eder; onun gülbahçesine giren kendini kaybeder; mürşid-i kâmilin muhabbeti âb-ı hayattır; Musa gibi ateş elde etmek için gidilen yerde ateşten de vazgeçirir; İsa gibi düşmanlardan kaçarken, dördüncü kat göğe çıkarır; mürşid-i kâmil, buğday başağı gibidir, o başaktan nasiplenen kendisi başak kesilir; doğan kuşu gibi onun tuzağına tutulan, bu yüzden devlet ve kuvvet bulur, padişahın kolu onun durağı olur… mürşid-i kâmilin kapısına bir şey dilemek için gelen, daha eşikten geçerken başköşe olur, yücelir… melek gibi sudan da vazgeçer, ekmekten de; o kapıda başını verir de, gökkubbe gibi döner durur. 

Zîrâ, “Âşıkların cisimlerinin, âşıkların canlarının dönmesinden başka dünyada garezsiz bir dönüş yoktur.” 

Kasîde:

“Bizimle beraber oturanların akıllarını, fikirlerini kapıp götüren birisi var. O bir ay mıdır? Uğurlu bir haber midir? Acayip bir dert midir? Acayip bir devâ mıdır? 

Bizimle beraber oturanların arasında öyle bir saf yaran var ki, onun bakışından acayip bir nur, bir ışık gönül penceresinden parıldıyor. 

Bu nasıl bir candır ki, canım ona; ‘Sonsuz ol, ebedî olarak yaşa!’ demek için sonsuzluğun ta kendisinden başını dışarı çıkardı, seslendi. 

Gönüllerinde gam karanlığından, ızdıraptan bağ, köstek bulunanlar, onun himmeti sayesinde acayip bir çözüm yolu bulurlar. 

Topraktan yaratılmış bu ten kalıbından, bu bedenden nasıl oldu da böyle göz kamaştıran bir ay parladı. Onun güzelliği karşısında gönül yerinden fırladı. Acayip bir yere gitti. 

Gönül hadiselerin vehm ve hayal evinden dışarı çıkınca acayip bir sarayı gördü. 

O sarayın duvarlarında, kapısında ruha ruh bağışlar bir şekilde sekiz cennet parıl parıl görünüyordu. 

Ey Şems-i Tebrizî; bu kadar korku ve ümitten bizi kurtar da görülmemiş bir korku ve ümit, yokluktan çıksın ve görünsün!”

MESNEVÎ’DE YOLCULUK – Cilt I/CCXVI

Halîfenin adamlarının bedevîyi ağırlamak üzere karşılamaları ve armağanını kabul etmeleri.

Çünkü elbiseyle içeriye yol yoktur. Ten elbiseden, elbise de tenden haberdâr değildir.

O bedevî Arap uzak çöllerden hliâfet şehrinin kapısına vardı.

2770. Kapıcılar, bedevîyi karşılayıp üstüne lütuf gülsuyunu serptiler.

Bedevî söylemeden ihtiyacını, dileğini anladılar. Zaten onların işi istetmeden ihsân etmekti.

Ona, “Ey Arap’ın en asîli, en yücesi! Hangi diyârdansın, yolla, yol yorgunluğuyla nasılsın?” dediler.

Bedevî dedi ki: “Eğer bana yüz verirseniz asîlim, yüceyim. Fakat ardınıza atar mühimsemezseniz ne asâletim var, ne yüzüm!

Ey yüzlerinde ululuk nişânesi olanlar, ey şevketleri Caferî altından daha hoş kişiler!

2775. Sizi bir kerecik görmek, sizinle bir kerecik buluşmak, yüzlerce kişiyi görmeye, yüzlerce güzelle buluşmaya bedeldir. Sizi görmek için mal, mülk, servet… hepsi fedâ olsun!

Ey Tanrı nuruyla bakanlar, bu dereceye erişmiş olanlar, padişahlar padişahının ahlâkıyla ahlâklanmış kişiler!

Kimyâ gibi olan bakışınızla bakıra benzer insanlara bakar, onları altın hâline getirirsiniz.

Ben garîbim, padişahın lütfunu umarak çöllerden geldim.

Onun lütfunun kokusu çölleri tuttu, kum zerrelerini kapladı, o zerreler bile lütfuyla canlandı.

2780. Buralara kadar paraya kavuşmak için gelmiştim, fakat ulaşınca sizin yüzünüzden sarhoş oldum.

Hazreti Muhammed Efendimiz, selâm olsun üzerine, bir hadîs-i şerîfte buyurur ki: “Allah’ın üçyüz kimsesi vardır ki, kalbleri kalb-i Âdem gibidir.”

Ahmet Avni Konuk, ruhu şâd olsun, Peygamber Efendimizin bu hadîste sözünü ettiği kimselerden maksadın nukabâ-i ilâhîyye, yâni O’nun sancağının altında mânevî eğitimde mesafe almış kimseler olduğunu, vazîfelerinin ise muhtaç olanlara yardım etmek, onların işlerini yoluna koymak olduğunu ve cümlesinin kutb-ı zamanın emri altında olduklarını dile getirir.

Nitekim, araştırmacı yazar Cafer İskenderoğlu’nun kaleme almış olduğu bir makalede belirtilir ki; bir topluluğun en önemli sembollerinden biri bayrak ve sancaktır. Sancaklar arasında bir sancak vardır ki taşıdığı anlam ile ve önem ile diğer sancaklardan ayrılır. 1400 kûsur yıldır İslâm’ın sembolü olan bu sancak Hazreti Muhammed Efendimizin ‘Ukab’ isimli emâneti olan sancaktır. Hazreti Muhammed Efendimiz katıldığı savaşlara Ukab ile girmiştir.

Ukab, Arapça’da toz, duman ve Kartal Takımyıldızı anlamına gelir. Kartal Takımyıldızı’nın diğer bir ismi de Deneb el Ukab’tır. Bu mânâda Resulullah Efendimizin sancağı Ukab, kâinatın içindeki risâletinin ve Allah’ın Halîfesi olduğunun delilidir.

Ve Kur’ân-ı Kerîm’de Târık sûresinde buyrulur ki: “Göğe ve Târık’a yemin olsun. Târık nedir sen bilir misin? O parlayan bir yıldızdır.” (Târık, 1-3)

“Bir mürşid-i kâmil de, yolcusunun aklına, ruhuna ve gönlüne en güzel şekilde hitâb eder” der Hasan Dede, selâm üzerine olsun, ve şöyle devam eder: “Kâmil bir mürşid, adı üstünde ‘kâmil’, yâni kemâlata ermiş, aklı Hazreti Muhammed’in aklıyla kemâl bulmuş. O, en başta Hazreti Muhammed’in ve sonra yüzyirmidörtbin nebînin ve sayısız velînin vârisidir. O, Hazreti Muhammed’i kendine bende etmiştir, O’nu temsil eder ve O’ndan dil döker. Yolcusunun cemâline bakar, gönlünü okur ve ona göre konuşur. Çünkü insan muhabbetle aydınlanır. Biz her zaman şunu deriz: ‘Nerede muhabbet, orada hâlk olur Muhammed.’ Muhabbet olmayan bir yerde Muhammed bulunmaz.”

Kasîde:

“Yeni bir iş yapmaya başlasam; bana emir veren, yaptırtan odur. Ben gönül aramaya kalkışsam, benim gönlümü alan dilber odur. 

Ben barış arasam, bana barış sağlayan odur. Savaşa girişsem, düşmanı öldürmek için hançerim o olur. 

Eğlenmek için âşıklar meclisine gitsem, mecliste o bana şarap olur, meze olur. Gül bahçesine gitsem, o bana yasemin olur. 

Bir maden ocağına insem, o madeni baştan başa akîk hâline getirir, akîk olarak karşıma çıkar, denize girsem, denizin incisi olur, avucuma düşer. 

Bir ovaya gitsem, bir bahçe olur gelir beni bulur. Gökyüzüne yükselsem, bu defa bir yıldız olur, karşımda parlar durur. 

Başıma gelen bir belâya sabretmek için bir köşeye çekilsem, bana minder olur, üstüne oturtur; gamdan, kederden yanıp yakılsam, beni içine alır, buhurdanım olur. 

Neşe zamanında, âşıklar arasına katılsam, gelir, hem sakî olur, bana şarap sunmaya başlar, hem mutrib olur, güzel nağmelerle beni büyüler, hem bana şarap sunduğu kadeh olur, şarap içerken kendini bana öptürür. 

Uzakta bulunan dostlara mektup yazmak istesem, bana kağıt olur, kalem olur, mürekkep olur. 

Ben, uykudan uyanınca, benim aklım olur, düşüncem olur, gelir beni bulur. Uykum gelip de uyusam, bu defa gelir, rüyama girer.”

MESNEVÎ’DE YOLCULUK – Cilt I/CCXV

“Ârifin kıblesi vuslat nurudur, filozaflaşan aklın kıblesi hayal.” Mevlâna

Kısa görüşlü köhne anlayışlar, fikre yüz türlü kötü hayaller getirirler.

Herkesin doğru işitmeye kudreti yoktur. Her kuşcağız, bir inciri bütün olarak yutamaz.

2760. Hele ölmüş, çürümüş, hayallere dalmış kör bir kuş olursa…

Balık resmine ister deniz olmuş, ister toprak. Kara yüzlüye ha sabun, ha kara boya!

Kağıda gamlı bir adam resmi yaparsan o resmin ne gamla alışverişi vardır, ne neşeyle.

Resim, görünüşte gamlıdır ama, kendisi gamla alâkasızdır. Görünüşte gülen bir resmin de neşeyle münâsebeti yoktur.

Gönülde bir hâletten başka bir şey olmayan bu dünya gamı, bu dünya neşesi; hakîki neşeye hakîki gama nispetle resimden ibârettir.

2765. Resmin gamlı bir surette görünüşü, o resim yüzünden mânânın doğrulması, hakîki gamı anlaman içindir.

Bu hamamlardaki resimler camekânın dışından bakılırsa elbiseler gibidir; cansız, hareketsiz durup durmaktadırlar.

Sen, dışardan ancak elbiseleri görürsün. Elbiseni çıkar, soyun da bir içeriye gir arkadaş!

Ahmet Avni Konuk, ruhu şâd olsun, Hazreti Pîr’in bu beyitleri ile ilgili olarak şu yorumu yapar: “Kendi tasvîr ve vehmine âşık olanlar ile zât-ı Hakk’a âşık olanların ikisi de surette âşık görünürler ve âh, of ederler; fakat ikisi kağıt üzerine yapılan gamlı resimlere benzerler; aşk-ı hakîkiden bîhaberdirler ve aşkları mecâzîdir.”

Nitekim, Yüce Pîr Mevlâna, selâm olsun üzerine, bir beyitinde, “Tasvîre, hayale kapılan, bizim zâtımızı misâlsiz, tasvîrsiz anlayamaz” der.

“Bu dünya bir sınav ve arınma yeridir, bir hayalden ibârettir” diye buyuran Hasan Dede, selâm olsun üzerine, yine bir yerde şöyle der: “Allah, insanlara hayal gücü vermiştir, fakat insan hayale âşık olursa, kendisi de hayalden ibâret kalır.”

Ve yine ne güzel seslenir bizlere Yüce Pîr…

“Sevgilim sen, gözünü aç da, bana bak! Zaten biz senin gözlerinin yüzünden aydınlık içindeyiz. Hâşâ, biz kendi gözümüzü, o yüzden ayırıp da başka yüze bakamayız. 

Sen, göğsünü kendin için, kendi pervânen için yak, alevlendir! Alevlendir de, biz de kendimizi aşkla, senin gibi senin göğsünün alevleri içine atalım, seninle birlikte yanalım, yakılalım. 

Aşk, korkusunu artırdıkça artırır. Biz ondan emîn olmayı istemiyoruz. Bizim emîn oluşumuz, senin aşkının korkusundandır. 

Pervâneye her gün senin mumundan, senin ateşinden; ‘Bana kendini at, alevlerim içinde yan!’ müjdesi geliyor. Ey pervâne; öl ki, ‘Biz de onun ateşinde ölmeyi kabul ettik’ diyelim, biz de onun aşkının alevleri içinde yanalım. 

Benliğimizden geçelim, varlığımızı terk edelim. ‘Aşkla varlığa ulaştık ancak aşkla varız’ dediğimiz gün, neşeliyiz, sevinç içindeyiz. 

Sevgilim, biz senin güzellik bağını görmüşüz. O yüzden selvi gibi boy atmış, o yüzden süsen gibi dillenmişiz, dilli olmuşuz. 

Sevgilinin güzel yüzüne âşık olduktan, onun gül bahçesine daldıktan sonra, yürü git, dünyanın bütün gül bahçelerini ateşe ver!”

MESNEVÎ’DE YOLCULUK – Cilt I/CCXIV

Tanrı’ya muhtaç ve susamış kişiyle Tanrı’ya ait bir şeye sahip olmayan ve ondan başkasını dileyen kişi arasındaki fark.

O kişi, yoksulun resmidir, canı yoktur, ekmek yemez. Köpek resmine kemik atma.

O, Tanrı fakîri değil, lokma fakiridir. Ölü resmin önüne yemek tabağını koyma.

2750. Ekmek yoksulu, karada balıktır. Şekli balık şeklidir ama denizden ürküp kaçar.

O evde beslenen kuştur, havada uçan simurg değil. Nefis şeyler yiyip içer, gıdası Hakk’tan değildir.

Yemek, içmek için Tanrı âşığıdır; canı güzelliğe âşık değildir.

Tanrı’nın zâtına âşık olduğunu vehmetse bile sevdiği zât değildir; vehmi, esmâ ve sıfatın verdiği vehimdir.

Vehim; vasıflardan, hadlerden doğar. Hakk ise doğmamıştır, doğurmaz.

2755. Kendi tasvîr ettiği şeye, kendi vehmine âşık olan kişi, nerden nimet ve ihsân sahibi Tanrı âşıklarından olacak?

O vehme âşık olan, doğrucuysa mecâzî sevgisi, kendisini nihâyet hakîkate çeker, götürür.

Bu sözü iyice anlatmak, açmak lâzım; fakat eski düşüncelilerden, onların köhne anlayışlarından korkuyorum.

Yüce Pîr Mevlâna, selâm olsun üzerine, şöyle buyurur: “Bana gelenlerden, kimisi lokmama gelir, kimisi kisveme gelir, bana geleni daha göremedim.” 

Yâni, bu sözleriyle Mevlâna, Hasan Dede’nin yorumuyla, selâm olsun üzerine, kimisinin karnının aç olduğunu ve sofrasında karınlarını doyurmak için geldiklerini. Kimilerinin de, ben de derviş oldum demek için, kisvesine geldiklerini. Fakat O’nun için geleni daha görmediğini, dile getirmektedir. 

Yine Hasan Dede’nin anlatmış olduğu bir menkîbede, Şeyh Gâlib Hazretlerinin zamanında, selâm üzerine olsun, bir adam Galata Mevlevîhânesine gelir, “Dünyadan soyunmak istiyorum, derviş olmak istiyorum” der. 

Adamı Şeyh Gâlib’in huzuruna çıkarırlar. Şeyh Gâlib, adama bakar ve der ki: “Zaten bu adamın dünyalığı yok, her tarafı yırtık pırtık, belli ki elbiselerini yenilemek için gelmiş. Boş çevirmeyin, üzerine bir elbise verin, karnını da doyurun, sonra bırakın isterse gitsin isterse kalsın.” 

Nitekim, Hazreti Pîr, Mesnevî’sinin başında yer alan ilk 18 Beyit’te de, “Ayrılıktan parça parça olmuş bir kalb isterim ki, iştiyâk derdini açayım” diye buyururken, Tanrı’ya susamış ve Tanrı’ya tüm kalbiyle iştiyâk duyan kişiyi aradığını vurgular. 

Zîrâ, kişinin iştiyâkı yoksa, yâni mânevî gıdaya açlık çekmiyorsa, o kişinin önüne ne kadar sofralar da döşense, o yine mecâzî gıdaya istek duyar.

Kur’ân-ı Kerîm’in Bakara sûresinde geçen kıssadaki gibi… “Bir zaman onlar demişlerdi ki: Yâ Musa, biz bir türlü yemeğe dayanamayız. Rabbinden bizim için iste de bize yerin yetiştirdiği şeylerden versin. Yerden yeşillik, kabak, sarımsak, mercimek, soğan bitirsin. Musa demişti ki: Daha hayırlı olanı, ondan daha aşağılık bir şeyle değiştirmek mi istiyorsunuz?” 

Şiir:

“Allah’tan başkasını istemek, 

Artış istemek sayılır ama, çokluk eksiliş demektir.

Niyâz ile O’nu O’ndan iste, O senin canında zaten, 

O’ndan başka isteyen hani? 

Senin içinde isteyen kendisidir, 

Derviş olana bu nükteler bellidir. 

Bu istek senin içinden doğana kadar, 

O yaratıcı Allah türlü sebepler yaratır. 

Sen âşık olup O’nu isteyene kadar, 

O sebebi yaratan şaşılacak sebepler gösterir. 

Sebepler perdesini yırt! 

Asıl o isteyeni kendinde idrâk etmeye bak…”

MESNEVÎ’DE YOLCULUK – Cilt I/CCXIII

Yoksul, nasıl ihsâna ve ihsân sahibine âşıksa ihsân sahibi de yoksula âşıktır. Yoksulun sabrı çoksa ihsân sahibi onun kapısına gelir. İhsân sahibinin sabrı fazlaysa yoksul, onun kapısına varır. Fakat yoksulun sabrı, kemâlidir, ihsân sahibinin sabrı ise noksanı.

2740. Kapıdan ses gelmekteydi: “Ey istekli, gel! Cömertlik, yoksul gibi, yoksullara muhtaçtır.”

Cilâlı ve tozsuz ayna arayan güzeller gibi cömertlik de yoksul ve zayıf kişileri arar.

Güzellerin yüzü ayna ile güzelleşir. Onlar aynaya bakıp bezenirler. İhsân ve keremin yüzü de yoksula bakmakla görünür.

Bundan dolayı Hakk “Vedduhâ” suresinde “Ey Muhammed, yoksula bağırma” buyurdu.

Mâdemki yoksul, cömertliğin aynasıdır, iyi bil ki ağızdan çıkan nefes aynayı buğulandırır.

2745. Tanrı’nın bir çeşit cömertliği, yoksulları meydana çıkarır, bir başka cömertliği de onlara bol bol ihsânda bulunur.

Şu hâlde yoksullar, Tanrı cömertliğinin aynalarıdır. Hakk ile Hakk olan ve varlıktan tamamiyle geçen hakîki yoksullarsa mutlak nur olmuşlardır.

Bu iki çeşit yoksuldan başkaları esâsen ölüdür. Bu çeşit adam bu kapıda değildir, perdedeki nakıştan, suretten ibârettir.

İhsân sahibi mürşid-i kâmildir, yoksul ise Hakk’ı arayan yolcu. Mürşid-i kâmilin ihsânı cömertliğidir ki, ihsânını göstermek ve irşâd etmek için, ihsâna ve irşâda muhtaç olanları arar. 

‘Güzellerin yüzü ayna ile güzelleşir. Onlar aynaya bakıp bezenirler. İhsân ve keremin yüzü de yoksula bakmakla görünür.’

“Allah’ın muhabbet iksiri, bütün kötü ahlâkları, fenâ arzuları temizleyerek bizi bizden alır. Bu sevgi iksiri ağızdan dökülür. Kaynağı ise gönüldür” der Hasan Dede, selâm olsun üzerine, ve şöyle devam eder: “Gönül verilmiş ise mürşid-i kâmile, onun vasıtasıyla Pîr’ine ve Hazreti Muhammed’e, onun o güzel cemâline ulaşılmış ise, o ayna edilmiş ise kendine, artık aklın onun aklıyla kemâlat bulur, dilin onun diliyle tatlılaşır, hâlin onun hâliyle güzelleşir, hem sen güzel bir insan olursun, hem de etrafına güzellik sunarsın.”

Yüce Pîr Mevlâna’nın aynası efendisi Hazreti Şems’di, selâm olsun üzerlerine, onda gördü Allah’ın nurunu, ona büyük bir imanla bağlandı ve bir an dahî Şems’in dışına çıkmadı. Hep o aynadan topluma dil döktü ve insanlığa ışık oldu, karanlıkları aydınlattı. 

Öyle ki bir gazelinde şöyle seslenir… 

“Benim demir gibi olan gönlüm yandı aşkla, alındı mâsivâdan; tertemiz bir ayna oldu, onun güzel hayalini düşürdü içime.

Cevirler vefâ oldu, duruldu bozbulanık sıfatlar. Beşerlik fenâ buldu, Hûda sıfatı geldi. Getirin çömlekleri, doldurun tulumları; âb-ı hayat geldi, ilâhî saka geldi… Şems geldi…”

Hasan Dede der ki: “Aşk ne demektir? Kendinden geçmek demektir. Aşk, sevgilide ölmektir. Tek varlık olarak O’nu bilmektir… Aşk okyanus gibidir. Hiç karşı koymadan hareketsizce durduğunda, o zaman aşk seni alır, seni senle tanıştırır, sana kimliğini kazandırır. Senden yepyeni bir insan yaratır. Seni kendine katar. O andan itibâren artık okyanusla bir olursun. O okyanus artık sensindir, sen yoksundur artık, var olan okyanustur.”

Kasîde:

“Irmağa dalan kişiye, elbisesi yük olur. Benim şu sarığım ile hırkam bana yük oluyor, ağır geliyor. 

Mal, mülk, mutluluğa ulaşma sebepleri, hepsi de o tatlı edâlı ay yüzlüdendir. Sevgili bana yakınlık gösterir, vefâlı olursa, mal da odur, mülk de odur.

Dükkânım çalışma yerim, senin olsun, sanatım, hünerim, bilgiler, yığın, yığın kitaplar hep senin olsun, arslan da senin olsun, orman da senin olsun. Tatar ülkesinin ceylânı bana yeter. 

Aşk insanı yok eder, var eder. Gönülsüz bırakır, elsiz, ayaksız bir hâle koyar. Aşk meyhânesinin sakîsi, şarap sunar, mest eder, insanı kendinden alır…”

MESNEVÎ’DE YOLCULUK – Cilt I/CCXII

“Senin yardım tapında kabul fermânını elde eden, O’nun tapısına varır, hizmet kemerini kuşanır da zaman boyunca hizmet eder durur.” Mevlâna

Kadının ağlayıp yalvarması; erkeğin derdi ve ağır yükü berektiyle,

Arap, testiyi hırsızlara kaptırmadan, taşla kırdırmadan durup dinlenmeksizin tâ hilâfet şehrine kadar götürdü.

Orada bir tapı gördü ki nimetlerle dolu. Hâceti olanlar oraya tuzaklarını yaymışlar.

Zaman zaman her tarafta bir hâceti olan o tapıdan ihsâna nâil olmuş, hilâtlar elde etmiş.

2735. O tapı; kâfire, müslümana, güzele, çirkine güneş gibi, yağmur gibi… Hattâ cennet gibi!

Bir bölük halk gördü, huzurda bezenmiş duruyor. Bir bölük halk gördü ayakta, hizmet bekliyor.

Süleyman’dan karıncaya kadar herkes, neşe içinde… Hepsi sûr üfürülmüş de dirilmiş canlar gibi.

Görünüşe aldananlar, cevherlere gark olmuşlar… İçyüzüne ehemmiyet verenler, mânâ denizini bulmuşlar…

Himmetsizler, himmete erişmiş… Himmetleri nimete erişmiş!

Yüce Pîr Mevlâna, selâm olsun üzerine, bir kasîdesinde şöyle seslenir:

“Ben, bu evden hiç çıkmam; ben, bu evin içini kendime yurt edindim! 

Bu ev, yabancının değil, sevgilinin evidir! Burası, tam oturulacak, karar kılınacak bir yerdir; burası, iman evidir! Buradan dışarı çıkmak kâfirliktir!

Başımı, mest olduğum yere koyayım; kulağımı da, şu sesin geldiği tarafa tutayım: ‘Te-nen ten!’ 

Burası, Leylâ’nın evidir; ben de Mecnûn’um! Benim canım buradadır! Yürü git; benim canımı alma! 

Bu eve kim girerse, onun, bu evde benim gibi kalması gerekir! 

Ey her kadının, her erkeğin yüzüne hasret çektiği, özlem duyduğu güzel! Aya benzeyen o güzel yüzünü örtü ile örtme, güzelliğini gizleme! 

Ey kapısı ızdırap çekenlere, belâlarla imtihan olunanlara kıble hâlini alan azîz varlık! Açtığın bu rahmet kapısını kapama! 

Mum da sensin, güzel de sensin, şarap da sensin! Sen, hem Süheyl yıldızısın, hem de Yemen akîki! 

Bundan sonra geri kalan ömrüm boyu senden ayrılmayacağım! Ben, senin kulunum, kölenim; ben, seninim!.. 

Sen gülsen, ben de senin dikeninim; yeşillikte dikensiz gül olmaz! 

Ben geceyim, sense aysın; ben, seninle aydınlanırım! Sen, gecenin canısın; geceyi unutma, onu gönlünden çıkarma! 

Senin canınla benim canım birdir; bir tek can, iki bedende gizlenmiştir! 

Senin canınla benim canım, bir tek güneş gibidir! Bu yüzdendir ki, binlerce topluluk, bütün dünya o güneşle aydınlanmaktadır!”

“Cenâb-ı Allah, baştan aşağıya sevgi, merhamet ve şefkattir” der Hasan Dede, selâm üzerine olsun, ve şöyle devam eder: “O, en güzel şefkatini, ‘Biz bu âleme rahmetten nasîbi olmayanlara, Allah’ın rahmetini ulaştırmak için geldik. Başka bir işimiz yok’ diye buyuran Habîbullah Hazreti Muhammed’den gösterdi, selâm olsun üzerine ve Cenâb-ı Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de, ‘Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik’ buyurdu. Rahmet herkesin anlayacağı bir dille merhamet demektir. Fakat bu kuru bir acıma veya merhamet etme anlamında değil, yardıma muhtaçlara, maddî mânevî her türlü yardımı etmeye muktedîr bir merhamet sahibi olma anlamındadır. Rahmet, Allah’ın zâtî sıfatlarından olup, hayırları yerine ulaştırmayı, şerleri de önlemeyi istemektir. Peygamber’in mânâsı, Allah’tan pey veren ve O’nun güzelliklerini insanlara müjdeleyerek, onları o güzeliklere davet eden demektir. Hazreti Muhammed, cihanın gülüdür. O, sonu olmayan bir sevgi kaynağıdır. O, son nefesine kadar Allah’ı zikretmiştir ve Allah’ın bütün güzelliklerini insan toplumuna yansıtan pürüzsüz bir ayna olmuştur. Hazreti Muhammed’in sadece dışına bakılırsa, bir yere varılmaz, O’nun dış yüzü bizler gibi görünür. Ama O’nun içi, yâni hakîki yüzü, nur âlâ nurdur. Peygamber Efendimiz, sadece kendisine inananlara değil, tüm kâinatın rahmetidir ve bütün yaratılmışlara sonsuz aşk-ı muhabbet, şefkat ve merhametinin bir tecellîsidir.

Bizler, Hazreti Muhammed Efendimizi gece gündüz hiç durmadan anlatmaya kalksak yine yetmez, çünkü O kâinatın nurudur, bütün güzelliklerin özüdür. O, sonsuz bir hazinedir.”

Yüce Pîr Mevlâna, o eşsiz Peygamber’in sonsuz merhamet ve şefaatini ise şöyle açıklamaktadır: 

“Hazreti Muhammed, bu dünyada da şefaatçidir, o dünyada da… Bu dünyada ‘Sen onlara yol göster’ der; o dünyada ‘Sen onlara ay gibi yüzünü göster’ der. Onun gizli, aşikâr işi, daima ‘Yâ Rabbi, sen kavmime doğru yolu göster, onlar bilmiyorlar’ demektir. Onun nefesiyle iki kapı da açıktır. Duası, iki âlemde de kabul edilmiştir. Ona benzer ne gelmiştir, ne de gelecek. Bu yüzden son Peygamber olmuştur… 

Ey Peygamber, can bağışlayanlar âleminde bir Hatem’sin sen. Hâsılı mühürleri kaldırma ve kapıları açmada Muhammed’in işaretleri, tamamiyle açıklık içinde açıklıktır, açılık içinde açıklıktır, açıklık içinde açıklık. Onun canına, evlâdının gelişine ve zamanına yüz binlerce aferin! 

Onun devlet ve ikbâl sahibi halîfesinin oğulları, onun can ve gönül unsurundan doğmuşlardır. İster Bağdat’tan olsunlar, ister Herat’tan, ister Rey’den. Su ve toprak karışıklığı olmaksızın onun soyudur onlar. Gül dalı, nerede biterse bitsin güldür. Şarap, nerede kaynayıp köpürürse köpürsün şaraptır. Güneş, isterse batıdan baş göstersin, yine güneştir, başka bir şey değil.”