MESNEVÎ’DE YOLCULUK – Cilt I/CXXVIII

“Her dükkanın ayrı bir sanatı, ayrı bir kârı vardır. Mesnevî de yokluk dükkanıdır oğul. Mesnevîmiz vahdet dükkanıdır. Orada bir’den başka ne görürsen puttur.” Mevlâna

Ben kâfiye düşünürüm; sevgilim bana der ki: “Yüzümden başka hiçbir şey düşünme!

Ey benim kâfiye düşünenim! Rahatça otur, benim yanımda devlet kâfiyesi sensin.

1725. Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin! Harf nedir? Üzüm bağının çitten duvarı!

Harfi, sesi, sözü birbirine vurup parçalayayım da seninle bu üçü de olmaksızın konuşayım!

Âdem’den bile gizlediğim sırrı, ey cihanın esrârı olan sevgili, sana söyleyeyim.

Halil’e bile söylemediğim sırrı, Cebrâil’in bile bilmediği gamı,

Mesîh’in bile dem vurmadığı, hattâ Tanrı’nın bile kıskanıp biz olmadıkça kimseye açmadığı sırrı sana açayım.”

1730. Biz (ma) kelimesi, lügatte nasıl bir kelimedir? İspata ve nefye delâlet eden bir kelime. Hâlbuki ben ispat değilim; zâtım, varlığım yoktur ki ispat edilebilsin. Nefiy de değilim.

Ben varlığı yoklukta buldum, onun için varlığı yokluğa fedâ ettim.

Padişahların hepsi, kendilerine karşı alçalana alçalırlar. Bütün halk, kendisine sarhoş olanın sarhoşudur.

Padişahlar, kendilerine kul olana kul olurlar. Halk, umûmiyetle kendi uğrunda ölenin yolunda ölür.

Avcı, onları ansızın avlamak için kuşlara av olmaktadır.

1735. Dilberler; aşıkları, canla başla ararlar. Bütün maşuklar, aşıklara avlanmışlardır.

Kimi aşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla beraber maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da.

Hasan Dede, selâm olsun üzerine, şöyle bir menkîbe dile getirir:

“Bir gün Sultan Veled Hazretleri, Allah’ın cemâlini görmeyi diledi ve babasının huzuruna çıktı. Mevlâna, ona, ‘Eğer benim dediklerimi yaparsan onbeş güne kadar Allah’ın cemâline nâil olabilirsin’ dedi. 

Sultan Veled Hazretleri, babasının emrine tâbi olduğunu dile getirdikten sonra Mevlâna, oğluna şu nasihatleri verdi: ‘Onbeş gün yemeden içmeden arınacaksın ve hep beni düşüneceksin. Gün boyunca biraz su ve bir lokma ekmek yiyeceksin.’ 

Böylece Sultan Veled, hâlvete girdi fakat birinci günün sonunda tekrar babasının huzuruna çıkarak, ‘Babacığım, aklımı devamlı sende tutamıyorum, aklım bir dakika içinde sayısız yere gidiyor, bu iş nasıl olacak?’ diye sordu. 

Mevlâna, onun daha fazla gayret göstermesini istedi. Sultan Veled, yine hâlvete geri döndü, günlerce uğraştı, bir gün, iki gün, üç gün derken vücudu gıdadan kesilince tamamen teslîmiyet hâline büründü ve akıl artık bin yere gidemedi ancak bir yerde durdu. 

Sultan Veled’in aklı artık o bir yerde durduğu için bir hafta sonra Mevlâna’nın yüzünün ardındaki hakîki cemâli gördü. Çilehânede bir ‘Allah’ bağırdı ve sonra koşup babasının boynuna sarıldı, ayaklarına secdeye kapandı. 

Cenâb-ı Mevlâna, oğlunun başını okşadı ve ona, ‘Mestûr et’ yâni ‘Sır et’ diye buyurdu.

Göz, sevgilinin dışında başka birini görmeyecek; kulak, onun sesinden başka birine verilmeyecek; dil de ondan başka birini dile getirmeyecek… Bir kişi yaşamını böyle sürdürürse imanında sahidir ve huzur içinde yaşamaktadır. Ve hiçbir zaman bu kişinin gönlü karışmaz ve bozulmaz. 

O’nu görmek için bu canı vereceksin. Fakat ne fayda ki, fakîr, O’nu göreyim diye, canımı vereyim dedim ama, canımı aradım aradım bulamadım… 

İşte biz candan vazgeçince O, kendi kendini görecek. Bu sözler, söylenirken sese, yazılırken de harfe tâbidir. Hâlbuki, bu hâli anlatmak için söz kâfi gelmez. İşte bu, bir sırdır. Öte tarafı sessiz, sözsüz, hâlî konuşmadır.”

Beyit:

“Şems-i Tebrizî’nin tılsımlarında, bir hazine mevcuttur ki, onun sırrı gizlidir. Senin sefer ettiğin vakitten beri, balmumu gibi tatlılıktan ayrı olduk.”