MESNEVÎ’DE YOLCULUK – Cilt I/CCXI

Arap’ın su testisini keçeye sarıp dikmesi ve ağzını kapatması.

Arap, “Evet” dedi. “Testinin ağzını kapa, hakîkaten armağan, bize faydalı.

Keçeye sar, sarmala. Padişah, orucunu armağanla açsın.

Çünkü dünyada bunun gibi su yoktur. Bu hâlis şarap, zevk ve sefâ kaynağı!

Çünkü onlar acı tuzlu suları içmekten daima hastadırlar, yarı kör olmuşlardır.”

2720. Durağı, yatağı acı su başı olan kuş; saf berrak suyu ne bilsin?

Ey yurdun acı su kaynağı; Şatt-ı Ceyhun’u nereden bileceksin?

Ey şu fânî konaktan kurtulmayan! Sen yokluğu, sarhoşluğu ve neşeyi ne bilirsin ki!

Bilsen bile babandan, atandan nakil ve rivâyet yoluyla bilirsin. Senin yanında bu adlar ebced gibidir.

Ebced, hevvez. Bunlar, bütün çocuklara apaçık ve meydandadır, fakat mânâsı yok.

2725. Hülâsa, Arap testiyi alıp yola düştü. Gece, gündüz onu taşımaktaydı.

Testiye bir ziyân gelecek diye korkusundan titreyerek çölden tâ şehre kadar götürdü.

Kadın da evde seccâdesini yaymış, namaz kılıp dua etmekte;

“Suyumuzu, bayağı kişilerden koru… Yâ Rabbi, bu inciyi o denize ulaştır.

Her ne kadar kocam uyanıktır, hünerlidir ama incinin binlerce düşmanı olur.

2730. Cevher dediğin de nedir ki… Bu su Kevser suyudur, incinin aslı, bunun bir katresidir” diyordu.

Ahmed Avni Konuk, ruhu şâd olsun, yukarıdaki beyitlerde geçen, armağan götürülecek padişahtan maksadın mürşid-i kâmil; acı sudan maksadın zâhirî âlimlerin ilmi; tatlı sudan maksadın Şatt-ı Ceyhun gibi dâim akıp duran mürşid-i kâmilin ledünnî ilmi; kuştan maksadın ise ruh olduğunu dile getirir; fakat bu öyle bir ruhtur ki; acı ve tuzlu su gibi olan, nakilci ve rivâyet yoluyla bilen kitap ehlinin ilmini mesken tutmuştur ve böyle bir ruh, hakîkat ehlinin berrak su gibi olan ilm-i ledününden bîhaberdir.

‘Durağı, yatağı acı su başı olan kuş; saf berrak suyu ne bilsin? Ey yurdun acı su kaynağı; Şatt-ı Ceyhun’u nereden bileceksin? Ey şu fânî konaktan kurtulmayan! Sen yokluğu, sarhoşluğu ve neşeyi ne bilirsin ki!..’

Nitekim, Hasan Dede, selâm olsun üzerine, şöyle der: “İnsan ne kadar bilgiye sahip olursa olsun, kendi cüzî aklını; aklı, Hazreti Muhammed’in küllî aklıyla birleşmiş olan bir mürşid-i kâmile teslîm etmedikçe, edindiği o bilgiler onu hiçbir yere vardırmaz. Meyvenin kabuğuna varır, ama meyvenin tadını alamaz… Her insanın içinde bir ‘Âlim’ vardır ki o, zâhir ilmin âlimlerinin bilmediklerini de bilir. O, faaliyete başladı mı, iş âşikâr olmaya başlar. Her kim gönülden isterse ‘Fenâfillâh’ sırrına erebilir. Ama herkes bunu istemeye yol bulamaz. Allah’ın isteği, kulun isteğine tâbîdir.” 

“Bil ki ârifin gözü, iki âlemde de insana amân verir. Herkes, onunla yardıma nâil olur” diye buyurur Yüce Pîr Mevlâna, selâm olsun üzerine, ve şöyle devam eder: “Gözü Allah’tan başka bir şeye kaymadı da onun için Muhammed, her derdin şefaatçisi oldu. Dünya gecesinde güneş, perde ardındayken o Allah’ı görüyordu, ümidi ondandı. İki gözü de ‘Biz senin göğsünü açmadık mı, seni ferahlatmadık mı?’ sürmesiyle sürmelenmişti. Cebrâil’in bile görmeye tahammül edemediğini, o gördü. Allah bir yetime sürme çekti mi, onu doğru yola girmiş eşsiz, iri bir inci hâline getirir. Nuru incilerden üstün olur. Öyle bir istenen, arzulanan, Allah’ı ister, arzular.”

Kasîde:

“Ey çâresiz âşık! Beri gel, görüş sahibi ol, her şeyin aslını gör! Her şeye bakıp duran, fakat aslını göremeyen kişilerden, bakan körlerden olma! 

Ey yalnız ona âşık olan kişi! Bu huyu yıldızlardan al! Bak güneş doğup parlayınca, yıldızlar yok olur, görünmezler. Sen de, yalnız Allah’a gönül verdiğin için, Allah’tan başka her şey senin gözünde görünmez olmalıdır. 

Güçlü kuvvetli olanlar, neden senin elini bağladılar, bilir misin? Çünkü, sen henüz bir çocuk gibisin, bu âlem de bir beşiğe benzer. 

Ey yalnız dünya nimetlerine gönül veren, ey mıh gibi yeryüzüne çakılıp kalan, ötelerden, gönül şehrinden âvâre olan, uzak düşen zavallı! Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’de söz incileri dizerken ‘Yeryüzünü biz bir beşik olarak hâlk ettik’ diye buyurdu. (Yüce Pîr burada, Nebe sûresinin 6. âyetine işâret buyurmaktadır.)

Ey terbiyeli, edepli, yumuşak huylu kul! Sen çocuk gibi bedenin esîri olmuşsun. Esîrlikten, zavallılıktan kendini kurtar! Sen artık çocuk değilsin, akıl dişlerin çıktı. Onları göster de, mânâ dünyasının yemeğini yemeğe hazırlan! 

Padişah çocuk kaldıkça ona bakan dadı çocuğa hayatı zehir eder, zindan eder. Zaten ana sütü emdikçe, çocuk padişah olamaz, şarap içemez. 

Testi taştan korkar, fakat kaya, taş su kaynağı olunca, o taşa her an testiler dolmak için gelirler. 

O zaman testi der ki: Taş bundan sonra beni kırarsa, neşelenirim, mutlu olurum. Çünkü o taştan akan beni doldurdu, doyurdu. Bana yüzlerce can verdi. 

Onun yolunda ölsem ne çıkar? O beni diriltti, yine de diriltir. Hattâ beni kırıp paramparça etse diye ona para, pul veririm.”