MESNEVİ’DE YOLCULUK – Cilt I/XXXIII

“Nefsin kalesini yıkan, tevhittir.” Hazreti Şems

297. Dünyada acı ve tatlı deniz var. Aralarında bir perde var ki birbirine taşmaz, karışmazlar.

298. Fakat şu var ki iki denizin her ikisi de bir asıldan akar. Bu ikisinden de geç, tâ… onun aslına kadar yürü!

299. Kalp altınla hâlis altın ayarda belli olur. Kalpla hâlisi, mihenge vurmadıkça tahminî olarak bilemezsin.

300. Tanrı kimin ruhuna mihenk korsa ancak o kişi, yakîni şüpheden ayırt edebilir.

301. Diri bir kişinin ağzına bir çöp sıçrayıp girse o adam, onu dışarı çıkarıp attığı zaman rahatlar.

302. Binlerce lokma arasında ağıza ufacık bir çöp girdi mi, diri kişinin hissi onu duyar, sezer.

303. Dünya hissi, bu cihanın merdivenidir, din hissi de göklerin merdiveni.

304. Bu hissin sağlığını hekimden isteyiniz, o hissin sağlığını Habîb’ten.

305. Bu hissin sağlığı, vücut sağlamlığındadır, o hissin sağlığı vücudu harâb etmektedir.

306. Can yolu, mutlaka cismi virân eder, onu yıktıktan sonra da yapar.

* Ne mutludur ve ne kutludur o can ki mânâ aşkıyla evini barkını, mülkünü, malını bağışlamıştır.

307. Altın definesi için evi harâb etmiştir; fakat o altın definesini elde ettikten sonra o evi daha mamûr bir hâle getirmiştir.

308. Suyu kesmiş, suyun aktığı yolu temizlemiş, ondan sonra arka içilecek su akıtmıştır.

309. Deriyi yarmış, temreni çıkarmış… ondan sonra orada deri kendini yenilemiştir.

310. Kaleyi yıkıp kâfirden almış, ondan sonra oraya yüzlerce burç ve hendek yapmıştır.

311. Hikmetinden suâl edilmeyen Tanrı’nın işini kim anlayabilir, o işin hakikatine kim erişebilir? Bu söylediğim sözler, ancak anlatmak için söylenmiş zarûrî sözlerdir.

312. Gâh böyle gösterir, gâh bunun aksini. Din işinin künhünü anlamaya imkân yoktur. Ona ancak hayran olunur.

313. Fakat din işinde hayrete düşen, arkasını ona çevirmiş ondan haberi olmayan bir hayran değil; sevgiliye dalmış, onun yüzünden sarhoş olmuş, kendisinden geçmiş bir hayrandır.

Hazreti Mevlâna, ‘Dünyada acı ve tatlı deniz var’ derken, bu iki denizle anlatmak istediği, gerçekle bâtıl, hayırla şerr, lütûfla kahır, iman ile inkârdır.

Abdülbâki Gölpınarlı, tefsîrinde, Mevlâna’nın, acı ve tatlı su ile, “Ve öyle bir mâbuttur ki iki denizi akıtmıştır; bu tatlı ve içilecek sudur ve şu tuzlu ve acı su. Aralarında da bir sınır, birbirlerine karışmalarına imkân bulunmayan bir engel yaratmıştır” (Furkân, 53) meâlindeki âyeti kastettiğini açıklar.

Ve yine, Fâtır sûresinin 12. âyetinde de, “Ve iki deniz, bir ve eşit olamaz; şu tatlı ve içilecek sudur; içilince kandırır insanı; boğazdan kolaycacık ve iyi bir surette kayıp gider; buy ise tuzlu sudur, acıdır ve hepsinde de ter ü taze balıklar çıkarır; yersiniz ve takıp süsleneceğiniz ziynet eşyası çıkarırsınız ve görürsün ki lütûf ve ihsânını arayıp bulmanız ve şükretmeniz için de suları yara yara gemiler gitmede” buyrulmaktadır.

İnsanda, acı su da tatlı su da mevcuttur; fakat neticede ikisinin de aslı sudur. Önemli ve gerekli olan da insanın aslına ulaşmasıdır ki, Mevlâna, bizlere, ‘Bu ikisinden de geç, tâ… onun aslına kadar yürü!’ diye yol gösterir ve bu yolda, yolcuya, kendindeki acı ve tatlı suları gösterecek bir aynaya, yâni bir mürşid-i kâmile ihtiyaç olduğunu dile getirir.

Nitekim, Abdülbâki Gölpınarlı da, ‘Bu hissin sağlığını hekimden isteyiniz, o hissin sağlığını Habîb’ten’ beyitinin, “Tedâvi edilin ey Allah kulları, çünkü Allah hiçbir dert vermemiştir ki onun devâsını da vermesin; ancak bir dert vardır ki dermânı yoktur; o da ihtiyarlık” hadîsine işaret ettiğini belirtir ve, “Bedenî hastalıklar hekimin tedâvisiyle geçer; din ve iman hastalıkları da kâmil mürşidin, Kur’an-ı Hakîm’i, hadîsleri, inanç ve amellerin yollarını, yordamlarını bildiren zâtın keremiyle, ona uymakla sıhhat bulur” diye buyurur.

Hasan Dede, kâmil mürşid hakkında, “Mürşid-i kâmil, Ali sıfatını taşıyandır” der. 

Hazreti Mevlâna ise, Hazreti Ali’nin vasıflarını açıkladığı Naat’ında, “İslâmın yolunda iş düzelmedikçe, durup dinlenmeyen o şerefli, vekârlı Şah, Ali idi. Hayber kalesinin kapısını bir hamlede koparıp açan o kaleler fatihi, Ali idi. Afâka her bakışımda gördüm ki, yakîn yüzünden her varlıkta var olan, Ali idi” diye buyurur ki; işte böyle bir mürşid-i kâmilin keremiyle, müridin din ve iman hastalıkları sıhhat bulur, ‘Kaleyi yıkıp kâfirden alır, ondan sonra oraya yüzlerce burç ve hendek yapar.’

Lâkin, yine Mevlâna’nın buyurduğu gibi, “Hikmetinden suâl edilmeyen Tanrı’nın işini kim anlayabilir, o işin hakikatine kim erişebilir?.. Din işinin künhünü anlamaya imkân yoktur. Ona ancak hayran olunur.”

Rubâi:

“Varlığın, yokluğun mâhiyetini anlayan ve bu görüşün derinliklerine inen bir kişi için, artık varlık, yokluk inancı onun Hakk yolunda yürümesine engel olamaz. 

Böyle bir kişi, sıfatlara ve yaratılan şeylere, yapılan işlere takılıp kalır mı? O Allah’ın güzel eserlerinin, sanatının dışına çıkarak, yaradanı bulmaz mı? Ona hayran olup kalmaz mı?”