MESNEVİ’DE YOLCULUK – Cilt I/LXXXII

“Ey kendisine canımın kul köle olduğu Şemseddin, ey Ruh’ul-Emîn!..” Mevlâna

1066. Akıl; Cebrâil gibi “Ey Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım!

1067. Sen beni bırak, bundan sonra sen ileri yürü. Ey can Sultanı! Benim haddim, bu kadardır” der.

1068. Tembellik yüzünden şükürden ve sabırdan mahrûm kalan, ancak şunu bilir: Ayağını ‘cebîr’ tutmuştur.

1069. Cebîr iddia eden, hasta değilken kendisini hasta göstermiştir. Nihâyette hastalık o kimseyi sıhhatten ayırmıştır.

1070. Peygamber, “Şakacıktan hastalanış gerçekten hastalık getirir ve o adam nihâyet mum gibi söner gider” dedi.

1071. Cebîr ne demektir? Kırık sarmak, yâhut kopmuş damarı bağlamak.

1072. Mâdemki bu yolda ayağını kırmadın; kiminle alay ediyorsun, ayağını niye sardın?

1073. Çalışma yolunda ayağı kırılana derhâl Burak geldi, ona bindi.

1074. Din emirlerini yüklenmişti, şimdi kendi bindi… Fermân kabul ediciydi, makbûl oldu.

1075. Şimdiye kadar padişahın fermânını kabûl eder, fermâna uyardı, bundan sonra o, askere fermân verir!

1076. Şimdiye kadar tâlih yıldızı ona tesîr ederken bundan sonra o zât yıldızı üzerine emredici olur.

1077. Eğer sen bundan şüphelenirsen o hâlde ‘şakkü’l-kamer’den de şüphelisin.

1078. Ey gizlice hevâ ve hevesini tazeleyen kimse! İmanını tazele, ama yalnız dille olmasın.

1079. Hevâ ve heves tazelenip durdukça iman taze değildir. Çünkü hevâ, iman kapısının kilididir.

1080. Bâkir sözü tevîl etmişsin; sen kendini tevîl et, Kur’ân’ı değil.

1081. İsteğine göre Kur’ân’ı tevîl ediyorsun. Yüce mânâ, senin tevîlinden aşağılandı, aykırı bir şekle girdi!

Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlâna’nın, Cebrâil’in, Sidret’ül-Müntehâ’ya kadar Hazreti Muhammed ile beraber geldiği fakat oradan ileri geçemediği, bir iğne yordamı geçersem yanarım dediği kıssayı dile getirdiği, 1066 ve 1067. beyitlere istinâden, “Hukemâ, yaratıcı kudretin, aktif tecellîsine ‘Akl-ı Küll’ yâni tüm akıl derler. Sufîlere göre tüm akıl olgun insanın, bağlardan, kayıtlardan kurtulmuş aklıdır ki Tanrı bilgisine mazhârdır. Mevlâna da bu beyitlerde aklı, Cebrâil’le beraber anmaktadır. Sidret’ül-Müntehâ da akılla anlaşılan şeylerin sınırıdır, son çizgisidir. Ondan öteye akılla değil, ancak aşk refrefiyle gidilir; tam birlikse vehimden doğan varlığın kökünden yok olmasıyla gerçekleşir” yorumunu yapar.

Hasan Dede, Cebrâil ile ilgili olarak, “Bizim aklımız cüzî akıl, Hazreti Muhammed’in aklı Küllî Akıl’dır. Onun başındaki aklın ismi Cebrâil’dir” der ve, “Hazreti Muhammed, insanları pişirmek için akılla yola çıktı. Fakat, dünya ömrü biteceği zaman aşkı ortaya çıkardı. Evet, Cebrâil’den maksat akıldır, ama Cebrâil ismi ancak Muhammed’in aklına verilir. Neden? Çünkü Hazreti Muhammed, selâm olsun üzerine, kendi içinden başka bir yerden kimsenin aklına kulak vermedi, kimseden bilgi almadı, ne doğduysa kendi iç âleminden cebretti, bilgileri kalbinden aldı ve Muhâkeme-i Kübrâ’dan geçirdi, yâni bunun mânâsı düşünceden geçirdi. Düşünceden geçirdikten sonra o sözü önce kendine hitâb etti. Bunu yaparken, kendine yüksek sesle hitâb ederdi. Eğer hitâb ettiği söz kulağına hoş gelir, gönlüne yatarsa hemen karşı tarafa yazdırırdı.”

Tabî ki Hazreti Muhammed’in cebretmesiyle, nefsine uyan ve ‘gizlice hevâ ve hevesini tazeleyen kimsenin’ cebretmesi bir olamaz. ‘Cebîr iddia eden, hasta değilken kendisini hasta göstermiştir. Nihâyette hastalık o kimseyi sıhhatten ayırmıştır.’ 

Hazreti Muhammed, bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurur: “Hazreti Musa, Cenab-ı Allah’a sordu: Yâ Rabbi, insan, sana nasıl şükür eylesin? Cevâben buyruldu ki: Nâil olduğu nimetin, benden olduğunu bilirse, şükür etmiş olur.”

“Sabır sıkıntının anahtarıdır! Şükür de Allah’tan razı olmanın anahtarıdır!” der Hazreti Mevlâna bir kasîdesinde.

Sabır ve şükürle elde edilen güzellikleri korumanın anahtarının da yokluğa bürünmek olduğunu söyler Hasan Dede ve “Hakk’ın güzellikleri insanda varlığını zuhûra geldiği zaman, şükretmesi ve daha da yokluğa bürünmesi gerekir. Kendisini ne kadar yokluğa bırakırsa, o nispetle Hakk varlığını ondan gösterir ve her işi âsân olur. Çünkü biz yokuz, O var” der.

Nitekim, yine Mevlâna buyurur, “Aşk birçok hizmetlerle, çabalarla ispat edilse dahî, aşığın bütün bu hâllerin üstünde yapması gereken hâl: Yokluğa bürünmektir.”

‘Çalışma yolunda ayağı kırılana derhâl Burak gelir, ona biner.’ Fakat şüphe tuzağına düşenler, ‘şakkü’l-kamerden de şüphe eder.’ Şakk’ül-kamerden şüphe eden, Hazreti Muhammed’den şüphe ediyor demektir. Oysa imanda şüpheye yer yoktur. Şüphe içinde olan kişi iman ettim dese bile, bunu ancak diliyle söylemiştir, kalben iman etmiş sayılmaz.

Öyle ki, Kur’ân-ı Kerîm’de, Kamer sûresinin 1 ve 2. âyetlerinde, “Yaklaştı kıyâmet ve yarıldı ay. Ve onlar, bir delil gördüler mi yüz çevirirler de sürüp giden bir büyüdür derler” diye buyrulmaktadır.

Oysa, Hazreti Muhammed’den bir an dahî yüzünü çevirmeyen Hazreti Ali’nin buyurduğu üzere, “İman, dil ile şehâdet etmek, kalb ile tasdiklemek ve beden ile amel etmektir.”

Kasîde:

“Bu gidişle menzile, varacağın yere nasıl varacaksın? Bu tembellikle, bu huyla dilediğine nasıl ulaşabileceksin? 

Bu sırrı çözmek, bu sırra mahrem olmak sana nasîb olmamış, müşkül sırrı açmayı nasıl başaracaksın? 

Su gibi, şu çamur içinde hapsolup kaldın! Bedeninin aslı olan bu balçıktan ne vakit tertemiz, arınmış olarak çıkıp kurtulacaksın?

O lütûf ve ihsân denizinin yardımı olmadıkça, bu kirlilik, bu günâh dalgasından nasıl kurtulup mutluluk sahiline varacaksın? 

Aşk burağı, Cebrâil’in gayreti, kılavuzluğu olmadıkça, Hazreti Muhammed Efendimiz gibi nasıl olur da o en yüksek makâma yükselebilirsin? 

Sen tutuyor, fânî varlıklara güveniyorsun, sığınacağı olmayanlara sığınıyorsun. Devlet ve ikbâl sahibi padişahlar padişahına nasıl sığınacaksın?”