MESNEVÎ’DE YOLCULUK – Cilt I/CLXXVI

Muhtaç ve müştâk müridlerin yalancı, düzenci dâvâcılara aldanmaları ve onları Hakk’a ulaşmış, yüce şeyh sanmaları, veresiyeyi peşinden, hileyle yapılmış çiçeği hakîki, bitmiş ve yeşermiş çiçekten ayıramamaları.

Bundan dolayı bilenler, hikmetle dediler ki: “İhsân ve kerem sahiplerine konuk olmak gerek.”

2260. Hâlbuki sen, öyle birisinin müridisin ki hasîsliği yüzünden kendisi gâlib değil, seni nasıl gâlib edecek?

Sana nur vermesi şöyle dursun… bilâkis kapkara bir hâle koyar.

Kendisinin nuru yok, onunla görüşüp konuşanlar nerden nurlanacak?

Bu çeşit şeyh, gözü akan ve görmeyen kişiye benzer. Gözüne ilaç çeker, ama zararlı ilaçtan başka bir şey çekemez ki.

Yoksulluk ve meşakkatte bizim hâlimiz de böyledir. Bize aldanıp da hiçbir konuk gelmez.

2265. On yıllık kıtlığı mücessem olarak görmedinse gözünü aç da bize bak!

Görünüşümüz dâvâcı adamların içi gibi gönlü kapkara, fakat dili şaşâlı!

Tanrı’dan onda ne bir korku var, ne bir eser. Fakat dâvâsı Şit’ten de ileri, Âdem’den de!

Hattâ ona, şeytan bile kendisini göstermez. Böyle olduğu hâlde o ‘Biz abdallardanız, hattâ daha ilerdeyiz’ der durur.

Kendisini adam sansınlar diye dervişlerin bir hayli sözünü çalmış çırpmıştır.

2270. Söz söylerken lâfı Bayezid’den ziyâde inceler, onu bile kusurlu bulur. Hâlbuki onun içyüzünden Yezid arlanır.

Gökyüzünün ekmeğinden, sofrasından nasîpsizdir. Hakk, önüne bir kemik bile atmamıştır.

O ise ‘Sofrayı yaydım, Hakk’ın vekîliyim, halîfe oğluyum’ diye bağırıp durmaktadır.

‘Ey aşağılık saf kişiler, gelin… gelin de ihsân ve keremimin sofrasından, kimse mânî olmaksızın yiyin’ demektedir.

Onlar da onun başına toplanırlar. Nimet ve ihsân istedikçe yalancı şeyh ‘Yarın’ der. Fakat bir türlü o yarın gelip çatmaz.

2275. Âdemoğlunun, az çok sırrı meydana çıkarabilmek için uzun zaman lâzımdır.

Tek duvarının altında define mi var, yoksa yılan, karınca, ejderhâ yuvası mı?

O yalancı şeyhin hiçbir şey olmadığı meydana çıkıncaya kadar tâlibin de ömrü tükenmiş olur; artık anlamanın ne faydası var?

Bir söz vardır; “Kendisi muhtaç dede, kime himmet ede?”

Bir gün, selâm olsun üzerine, Yüce Pîr Mevlâna’ya demişler ki: “Efendi Hazretleri, siz burada sayısız hakîkat sunuyorsunuz. Biz başka yerlere de gidiyoruz, sizin sunduklarınızın onda birini dahî işitmiyoruz. Ama orada cemaat çok, sizde ise az; bunun hikmeti nedir?” 

Hazreti Pîr şu cevabı vermiş; “Orada o kalabalığı görüyorsunuz, ama benim buradan gönderdiklerimi görmüyorsunuz. Benim cemaatim az olsun, ama has olsun.”

Nitekim, “Manavda mal çoktur, ama değeri yoktur; sarraf dükkânında da malzeme azdır ama değeri çoktur” der Hasan Dede, selâm üzerine olsun, “Hattâ sarraf dükkânı boştur” der, “Sarrafta hiçbir zîynet bulunmaz. Bir mihenk taşı bir de terâzisi vardır. Bütün mücevherlere ayar verir.”

Aslında kâmil mürşidi, sahte mürşitten ayırdedecek olan, yâni keşfedecek olan mürittir. Mürid, Hakk’ı anlamak, Hakk’ı bilmek üzere sorular sorar; mürşid de cevap verir. Fakat sahte mürşid, soruları bir yere kadar cevaplayabilir, sonrasında, ‘Hâşâ’ der, ‘Çizmenin dışına çıkma!’ Fakat kâmil mürşid, müridin her sorduğu soruya zahmetsizce cevap verir, çünkü ondan konuşan Hakk’ın kendisidir. 

Zîrâ, Hakk, bütün kâinatı yaratırken şöyle buyurmuştur: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi diledim.”

Hasan Dede, “Allah, en son varlık olarak insanı yarattı. İnsana en büyük nimet olan akılı bahşetti” diye buyurur; “İnsan, aklını güzel kullanırsa ve ben kimim, ne için yaratıldım, diye bir araştırmaya girerse, sonunda görecek ki kendi dışında hiçbir varlık yokmuş, hattâ kendinde varolan da Allah’mış. 

Bir insan kendini bilerek yaşarsa hiç hatalara düşmez. Ama bir insan kendini bilmeyerek yaşarsa ve bir de kimliğini öğrenmek için arayışa düşmezse, demek ki ona verilen o akıl boşa verilmiş, o aklı doğru yolda kullanmıyor ve ömrünü boşa zâyî ediyor demektir. 

Peygamber Efendimiz her zaman insana insanı söylemiştir. İnsanın hakîkatte ne kadar mukaddes bir varlık olduğunu, Allah’ın insan dışında olmadığını, Allah’ın insandan işlediğini ve insanla kendini kanıtladığını söylemiştir. Fakat mâlesef kendinden haberi olmayan hocalar yüzünden O’nun sözlerinin mânâsı toplumda bilinememiştir.

Çalışmak lâzım ki, İslâm oyuncak hâline gelmesin. Dışarıdan bir sürü misyoner gelip, bir takke takıyor, sakal bırakıyor, isim değiştiriyor, toplumda kendini sevdirip, insanları gericiliğe sürüklüyor. 

Bütün peygamberler İslâm’dır. Misyonerlik devri geçti, artık insanlık devri doğdu. İnsana insanı söyleyeceksin. İnsan olursa kâinata rahmettir. İkilik tohumu atanlar ne Allah katında sevilir, ne kendi peygamberleri sever.

Bizim vazîfemiz, yolcuya kendinin kim olduğunu bildirmek, kimliğinden haber vermektir. Eğer yolcu burada anlatılanlara kulak verir de kimliğini öğrenmeye ve kendini bulmaya gayret ederse, kısa zamanda kurtuluşa erer. Ama kulak vermez de yanlış yollara saparsa, hiçbir yere varamaz. Kendini bilen insan, Hakk’ı kendinde bulur, gayrıda aramaz. O, insan dışında değildir. Her zerreniz O’nunla diridir. Bizlerin tek arzusu evlâtlarımızı yücelerde görmektir, aşağılarda değil…”

Kasîde:

“Ey zavallı insan! Ölümsüz bir canın var; neden boş yere ölümden korkuyorsun? Sen, Allah’ın bir nuruna mâliksin; bu nurla sen, o daracık mezara sığabilir misin? 

Gönlünü hoş tut; âlem, sende bulunan o incinin, o ilâhî emânetin yüzünden, baştan başa altın kesildi! Gönül verdiğin o güzel varlığa benzer bir güzel nerede var; öyle bir güzeli gösterebilir misin? 

Beden, aşk ile arkadaş olunca, onunla düşüp kalkmaya başlayınca dayanamadı da, kendini fazlaca içkiye verdi! Ey hoca; neden benim bu hâlimden ürküyorsun da, bana bakıp yüzünü ekşitiyorsun? 

Renksizlik âleminde, mest olup kendinden geçmek var, şuhluk var! Ey şeyh efendi; senin gönlün neden böyle daralıyor, neden kendini gamları kederlere kaptırıyorsun? Herhâlde, senin aşktan haberin yok! 

Bu kadar kedere kapılma, bu kadar çok gam yeme! Ne zamana kadar böyle yaslara gömüleceksin? Sen, acılar çekmeye, yaslara gömülmeye lâyık değilsin! Bizim sana bağışladığımız o sevgiyi kaybetmedinse, gamı kederi bırak da, bizimle beraber ol, bizimle aynı renge boyan! 

Ey Sevgili! Verdiğin nurla, can, öyle mânevî bilgiler elde etti, öyle derin bir bilgin oldu ki… Buyur ey Efendimiz, buyur; sende ne şarap dolu kadehler var!..”